Geçtiğimiz akşamüstü, güneş dağların arkasına çekilirken, kasaba ışıklarını yakmaya başladı. Ahşap evlerin pencerelerinden sızan sıcak ışıklar, gökyüzünün mor ve lacivert tonlarıyla birleşti. Öyle bir manzara oluştu ki, insanın yüreğine işleyen bir huzur yayıldı her tarafa.

Göynük’ün adı sadece güzelliğiyle değil, manevi mirasıyla da anılır. Fatih Sultan Mehmet’in hocası, İstanbul’un manevi fatihi Akşemseddin Hazretleri burada medfun. Türbesi, kasabanın kalbinde, sanki tüm Göynük’ü kucaklar gibi duruyor. Oraya varan her yol, adımlarınızı yavaşlatıyor. Dua ederken bir bakıyorsunuz, rüzgâr bile sessizleşmiş.

Bu toprakların insanı, zamanı telaşla değil, sabırla tüketir. Sabah kahvaltısı mis gibi yayla balıyla, akşam sohbetleri serin yamaçlardan esen hafif rüzgâr eşliğinde yapılır. Şehirde alışık olduğumuz gürültü, burada yok. Yerine kuş cıvıltıları, dere şırıltısı ve akşam ezanının ardından gelen tatlı bir sessizlik var.

Ağustos’ta Göynük ayrı güzeldir. Gündüzü sıcak, akşamı ferah… Dut ağaçlarının gölgesi, taş sokakların serinliği, çeşmelerin soğuk suyuyla serinleyen çocuklar… Ama bence Göynük’ün en büyülü vakti, akşamın alaca karanlığı… Dağ yamacına serpilmiş evler, sanki gökyüzündeki yıldızlar yere inmiş gibi parlar.

Göynük’e yolunuz düşerse, acele etmeyin. Bir çay söyleyin, ışıkların yanışını izleyin. Çünkü bazı güzellikler, telaşla değil, sakinlikle anlaşılır. Kundera'nın da dediği gibi: ""Her şey çok hızlı gerçekleştiğinde kimse hiçbir şeyden emin olamaz, kendisinden bile.''

U.Ş
---